Ana içeriğe atla

HEYULA


HEYULA 

Kalabalıklar arasından sıyrılıyorum. Dönemeci geçene kadar nefes nefese kalıyorum. İnsanlar, insanlar ve çeşit çeşit yüzleri. Her bir yüz Allah’ın onlara ezelde takdir ettiği kaderi yaşamaya and içmiş gibi bakıyor. Asi olanların kellesi vuruluyor uzak ülkelerde. Onların cesaretine özeniyorum. İsimleri unutuluyor yüzlerin. Bu kez yaşamanın manasını sorguluyorum. Ben ne zaman öleceğim tanrım? Sabah olunca mı? 

Adını dahi bilmediğim sabahlara özlem duyuyorum şimdi. Sokağın ötesinde köpek havlıyor. Gitmeliyim. Bu kadar soluklanma yeter. Hem doktor ne demişti? İlk gün sadece bir saat dışarı çıkabilirmişim. Ben tam yüz yedi gün kırk dört saattir dışarı çıkmıyordum. Taa ki on dakika öncesine kadar. Ceplerimi yokluyorum. Yürürken ayaklarımın ucuna düşüveriyor  ilaç kutusu. Kapağını açıyorum. Sadece bir tane hap kalmış. Kaç tane içtiğimi unutuyorum. Adımı unutuyorum o an. Yürüdüğüm yolu, başımdaki göğü ,annemin örgülü saçlarını. Hatırlamaya zorluyorum kendimi, yeniden yaşamak mümkünmüş gibi.


Bugün kalbimi eski bir plak gibi öyle bir  tersine çevirdim ki; şimdi yolumu şaşırıyorum. Kalbim acıyor. Yaraları bir bir kavlıyor sanki. Bildiğim tüm yollar artık bana yabancı. Yeni yollar da aramıyorum. Duruyorum öylece ve son kalan hapımı içiyorum. İçimden şarkı söylemek geliyor o an, çekiniyorum. Etrafıma bakınıyorum. İnsanlar. Yüzleri kaybolmuş insanlar bana bakıyor. Gözlerimde kendilerini arıyorlar. Bazı şarkılar vardır hani cızırtılı bir yağmur gününü anlatır. Bir ikindi sonrası çiselemeye başlayan yağmur, önce simitçinin simidini ıslatır sonra bir kadının eşarbını. Yere düşen yağmur damlalarının üzerine basıp geçen ayaklar, kimselerin durup dinlemediği bir ahenk oluşturur. Sarı yağmurluklar belirir etrafta bir bir. Ağacın dallarına tüner kuşlar. Ötmeye başlarlar. Rengarenk şemsiyeler. İnsanlar oradan oraya  koştururlar. 


Şimdiyse ben  kalbimin derinliklerinden gelen bir şarkıyı dilime doladım yokuş aşağı yürüyorum. Bazı  şarkıların bazı yağmurları anımsattığı günlerde olduğu gibi. Yolun sonunda beni deniz selamlıyor. Sahilde sıra sıra dizilmiş taburelerde insanlar çaylarını yudumluyor. Bir tabure de ben çekiyorum. Bir delikanlı yaklaşıyor yanıma. Üzerinde yenice bir yağmurluk var. Sarı. Çay getireyim mi abi, diyor. Olur diyorum. Beş dakika sonra ince belli bardakta demli bir çay geliyor. Delikanlı çayı bıraktıktan sonra; ‘’İsim neydi abi?’’ diyor. İsmimi merak etmesi beni heyecanlandırıyor. Kısacık bir an düşünüyorum. Sahi imam kulağıma ne fısıldamıştı? Neyse abi mühim değil, diyerek uzaklaşıyor delikanlı. Yine geç kalıyorum. Oysa birazcık daha kalsa yanımda söyleyecektim. Şimdi artık ismimin de  bir önemi kalmıyor. Keşke ismim İris olsaydı. Keşke ismim bir ağacın kovuğuna saklanmak kadar güzel olsaydı. Göynümün memleketine baharlar gelirdi o zaman. Ağaçlar yeşerir, insanlar altında eğleşirdi. Belki o zaman yaşamak daha da anlamlı olabilirdi. Ben de babamın bana verdiği ismin kaderini yaşamazdım. Yeni bir kader yazardım belki kendime. Dudağımda eskimiş bir cigara olurdu. Kalem de benim kâğıt da! Yazan da benim çizen de! Evvela içimi kemirip duran bu illetten kurtulurdum. Şeytan görsün doktorun yüzünü. Annemi anımsardım. Az evvel unuttuğum annemi. Saçlarını bu kez ben örerdim. Sonra imamı çağırırdım. Kulağıma fısılda, derdim. Senin adın İris. Senin adın İris. Senin adın İris. 



Sokak lambaları bir bir sönmeye başlıyor. Soğumuş çayımı yudumluyorum. Saat yarımı gösteriyor. Az önceki delikanlı boşalan tabureleri topluyor. Masaya bir çay parası bırakıp kalkıyorum. Evimin yolunu tutuyorum. Karanlığın içine girdikçe adımlarım hızlanıyor. Kalbim hızlı hızlı atmaya başlıyor. Önce apartmana sonra yatağa kendimi zor atıyorum. Kalbim yerinden çıkacak gibi. İlaç da kalmadı. Demek ki dışarıda bu kadar uzun kalmak iyi fikir değilmiş. Uykuya dalıyorum. Kulağımda bir ses. İsmimi fısıldayan imam bu kez telkin getiriyor. Sahi ben ne zaman öleceğim tanrım? Sabah olunca mı? 



Didem Madak / İris’in  Ölümü Şiirinden İlhamla Yazılmıştır 


                     





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

5. GÜN  Beşinci günden merhabalar! Burayı takip eden var mı? Bir ses verin lütfen:) Selamlarım kimlere gidiyor bilmek isterim. Sabah alarmsız uyandım. Bunun bi çok insan için bulunmaz bir nimet olduğunun farkındayım. Çalışan insanların bana özendiğinin de. İnanın özenilecek bir hayatım yok. Ben ne buhranlar geçiriyorum kimsenin haberi olmuyor :)))    Sürekli evde olmanın verdiği psikolojik ağırlığı kimse konuşmuyor mesela. Özel sektörde çalışmanın da ayrı bi zorluğu var. Çalışmanın da çalışmamanın da artısı eksisi var tabii. Hayatımın bu döneminde çalışmıyorum gelecek ne gösterir bilinmez. Bu sıralar sadece “ kendime nasıl daha iyi gelirim “ i düşünüyorum. Tüm çabam bu yönde. Benim gibi herkese bol kepçe şefkat dağıtıp kendine gelince cimrilik yapan bi insan için öğrenilmesi zor meseleler bunlar. Öğreniyorum yavaş yavaş.  Hafif bi kahvaltı yaptıktan sonra ne zamandır ertelediğim omuz ve boyun egzersizlerini yaptım. Kaygılı insanların sorunu sürekli bi yerlerin kasılm...
2. GÜN  Herkesin her yeni şeye pazartesi günü başlama isteğini anlıyordum ama bende bu yöntem hiçbir zaman işlemedi. Uzun zamandır günlerin bi önemi ya da motivasyonu kalmamıştı benim için. Öyle ki 100 mükemmel gün challenge ma dün yani pazartesi başladığımı fark edemeyecek kadar. Bilmeden de olsa ben de artık “pazartesi başlayanlar “ topluluğuna katılmıştım. Sırada önümde yapılması gereken yarışlar varılması gereken hedefler vardı. Sahiden de öyle miydi? Hayır. Peki değişen neydi?   Çocukluğumdan beri her şeyim planlı programlıydı. İdareci ve son derece disiplinli bi babanın kızı olarak büyüdüm. Bize kattığı en güzel haslet daima dakik, planlı programlı dahası yaptığımız işlerde son derece disiplinli bireyler olmamızdı. O zamanlar hatta sonrasında da bunun hep iyi bir şey olduğunu toplum  tarafından takdir edilesi bir özellik olduğunu düşündüm. Hayatımda hep bir sonraki adımım ailem tarafından planlanmıştı. Önümü görebiliyordum. Hep aşılması gereken yollar başarılması ge...
 12. Gün  Mükemmel bir gündü  Her ne kadar yine yeniden sabah ezandan sonra uyumakta zorluk çeksem de ve erken bi saat (09:30 benim için erken evet ) mobilyacıdan gelen telefonla uyandım. Bir saate sizdeyiz dedi. Telefonu kapatıp geri uyudum çünkü neden uyumayayım?  Saat on bire doğru bir ay öncesinden aldığımız koltuklar geldi. Mecbur kalktım artık. Günün ikindiye kadar olan kısmında mobilyaları monte etmek, odaları temizlemek ve yerleştirmekle geçti. A ltı senenin sonunda “kendime ait bir odam” oldu. Salonumuz gri soğuk tonlarda olduğu için bu oda renkli olsun istedim ve turuncu koltukla çağla yeşili berjer sipariş ettim. Odayı yerleştirince eve enerji geldi resmen. Turuncu rengi ya da kiremit rengin de diyebiliriz hayatıma son yıllarda yavaş yavaş dahil ettiğim bir ton. Yeni yıl ajandamı da turuncu renk seçtim. Her şeyi mavi ve mavinin tonları olan benim için büyük riskti ama bu koltuk şimdiden içimi ısıttı. Hem rengin hem de yeniliğin verdiği o taze enerjiye hayr...