Ana içeriğe atla

GÖLGELER

GÖLGELER 

Saati sabah yedi buçuğa kurdu. Her ne kadar bu küçük semtten şikayetçi olsa da gazete binasına çok yakındı evi. Bu sayede sabahları yarım saat fazladan uyuyabiliyordu. Üstelik kirası da uygundu. Annesi vefat ettikten sonra daha küçük bir eve çıkmak istemiş fakat sevimli ev sahibeleri ‘’ Bari sen gitme Firdevs. Elimizde büyüdün sayılır . Anneni kızım seni torunum bildim . Şimdi sen de gidersen ikinizin yokluğuna nasıl alışırım ? ’’ demişti. Firdevsin; evdeki hatıralarla beraber daha fazla yaşayamayacağını ve küçük bir evde kendine yeniden bir düzen kurması gerektiğine dair ısrarları ev sahibesini ikna etmeye yetmişti. Hatta ev sahibi  son iyiliğini de yapmış şu an oturduğu evi bulmasına yardımcı olmuştu. Alarm sesiyle uyandı ve çoğu insanın aksine bu sesle uyandığına sevindi. Çünkü günlerdir gözüne sağlam bir uyku girmemiş dahası daldığı anda annesinin sesi ile uyanır olmuştu. İyiydi daha da iyi olacaktı. Kalktı ve elini yüzünü yıkayıp hazırlanmaya başladı. Kahvaltıyı bugünlerde pas geçiyordu. Ne zaman sabahları mutfağa girse annesinin ona akşamdan hazırlayıp masanın üzerine koyduğu sandivici arıyordu gözleri. Bir bardak su içip mutfaktan çıkıyordu. Bugün de öyle oldu ve devam eden diğer günlerde. Gazetede işler çok yoğun olmadığı müddetçe altı gibi işten çıkıyor arkadaşları ile dışarıda yemek yiyordu. Annesine inat annesinin kızdığı her şeyi yer olmuştu. Son zamanlarda aklını annesinden daha çok meşgül eden biri vardı aslında, babası.

Fazla uzağa gitmiş olmamalı gölgesi hala cama aksediyor. Acele etmeliyim. Bu sefer de elimden kaçıramam. Yer soğuk. En son ne zaman halı yüzü gördü kim bilir. Çorapsız ayaklarım kara betonun üzerinde yavaş yavaş gidip geliyor. Işığı açmıyorum. Ürkütmemeliyim. Konuşmamalıyım belki de. Odanın üç duvarı da boş. Yalnız fazlaca büyük bir oda burası. Köşede ahşap ayaklı abajür var. Odaya girişte ilk o selamlıyor sizi. Kapının hemen solunda ikili bir koltuk var. Sağda dört ayaklı sehpa üzerine oturtulmuş elli beş ekran bir televizyon. Televizyonun hemen karşısında yenice bir berjer var. Karşı duvardaki ikili deri koltuğa inat rengarenk kumaş ile kaplanmış. Eskilerin kırk yama dediği günümüzün peçvörk tekniği kullanılmış koltukta. Karanlıkta bile gözümü yoruyor. Kafamı kaldırıyorum. Tavanda dört kollu bir avize. Yıllanmış. Üstelik sadece bir tane ampulü var. Ev sahibi heralde kullanmıyor diye düşünüyorum. Berjerin hemen arkasında pencere var. Pencere yere sıfır, balkona açılıyor. Bu izbe binanın en güzel yeri burası işte. Diğer iki odaya küf kokusundan girilmiyor. Perde sigara ve isten olsa gerek sararmış. Rüzgarın esmesi ile perde kendini balkona kaçırıyor. Ben hala bekliyorum üstelik ayaklarım soğuğa aldırmıyor. İyi ki hırkamı almışım diyorum içimden. Ayağımda lacivert eşofman. Rüzgar estikçe perde hareketleniyor. Perdenin arkasına gizleniyorum. Gölge artık çok daha yakın. Derken hiç hesapta olmayan bir ses. Bir gök gürlemesi tüm şehrin gürültüsünü susturuyor. Irkiliyorum. Perde içeri giriyor. Geri çekiliyorum. Elim hala perdede. Derken yavaş yavaş gölge kayboluyor. Perdenin uçları ıslanmış. Yağmur artık daha ısrarlı yağıyor. Camı kapatıyorum. İçimde bir ürperti. Sokak lambası sönüyor. Demek o kadar saat kovaladım onu diyorum. Abajürün düğmesine basıyorum. Akşam oluyor. Televizyonu açıyorum. Yüz on ikinci kanalda takılı kalmış. Aslanların çiftleşmesini anlatan bir belgesi izliyorum. Aklım hala onda. Zaman geçsin diye bekliyorum. Evde yalnızım. Böyle misafirlik mi olur diye ev sahibine kızıyorum. Odadan çıkıyorum. Küçük bir koridor burası iki duvarında Rocky posterleri asılı. Küften çoğunun kenarları kavlamış. Beş adımlık koridorun sonunda mutfağa ulaşıyorum. Yerden bitme kırmızı bir buzdolabı var. Kapağını açıyorum. Birkaç zeytin biraz küflü peynir ve domates alıyorum. Dünden kalmış olsa gerek bayatlamış ekmeğin ucunu kesip sandiviç yapıyorum. Isırarak yerime oturuyorum. Ev sahibini bekliyorum. Beni böyle görse acaba güler mi?  Kızması yüksek ihtimal. Oysa ki beni burada tutan şeyler var hissediyorum. Bir yerlerdeler. Gözleri omuzlarımda geziyor. Içimdeki boşluğun yavaş yavaoş kaybolduğunu hissediyorum. Bu sefer erkek arslan saldıracak diyorum. Dişisini kaçırdılar çünkü. Tıpkı benim gibi. O an arslanı kıskanıyorum. Onun kadar cesur olamadığım için. Sandiviçim bitti. Camdan dışarı bakıyorum. Gök hala  siyah. Lacivert rengi geceleri özlediğimi fark ediyorum. Yıldızları olan geceleri. Saati aranıyorum. Kollarım bomboş. Evde unuttum galiba. Sanırım bi on yıl önce falandı. Zamanı önemsemiyorum. Sadece nasıl göründüğümü merak ediyorum. Acaba benden ürküyor mu?  Ondan mı kaçıyor benden? Bunu asla anlayamayacağım. Yoo yo evde ayna olmadığından değil kendimi onun gözünden göremediğim için. İçim geçmiş. Kim bilir kaç zaman sonra uyanıyorum. Tvde erkek arslan dişisinin önüne uzanmış geviş getiriyor. Dişisi gayet vakur patileri ile arslanı okşuyor boynunu yalıyor. Televizyonu kapatmak için ayağa kalkıyorum. Bir gürültü kopuyor. Televizyon ve abajür aynı anda kapanıyor. Yerdeyim. Bu sefer üşüyorum. Sessizlik odanın boş duvarlarına çarpıp kulaklarımı çınlatıyor. Korku ile karışık heycanlandığımı hissediyorum. Biraz da mutluyum sanki. Eğer ayna olsaydı yüzümde yayılan yarım yamalak tebessümü görebilirdim. Geldi diyorum. Kendimi sürünerek geri çekiyorum. Berjerin hemen önündeyim. Ahşap ayağını kavrıyorum. Elim ile abajürün fişini takıyorum. Odada loş bir ışık. Pencereye doğru bakıyorum. İşte orada. Gölgede yerden yükseğe doğru hafif bi sivrileşme var. Sanırım sırtında kambur var. Hiç hareket etmiyor. Kaskatı kesilmiş sanki. Başı pencerenin kayıklarında bitiyor. Yarım akıllı diye geçiriyorum içimden. Pusuda bekler gibi onu izliyorum. Bu sefer korkmuyorum. Onu yakalayacağıma o kadar eminim ki. Ona saracak sorular biriktirdim. Bunca yıl neden beni takip ettiğini? Neden yüzünü bir sır gibi saklandığını?  Yoksa yoksa o da benim gibi korkak, hayır hayır benimkisi korkaklık değil ki. Ben ne gerekiyorsa onu yaptım. Ne yaptın söylesene?  Aman Allahım nerden geldi o ses ? Kafamın içinden kafamın içinden. Susun sizi lanet şeyler. Gölgeyi ürkütmemeliyim. Ne yaptın söylesene?  Bir dakika ses, ses gölgeden geliyor. Bir hareketlenmeler var. Ayağa kalkıyorum. O da kalkıyor. Yarı açık perdeyi kavrıyorum. Çürümüş perdeyi tamamen sıyrıyorum. O hala burada. Ama bu kez konuşmuyor. Doğru ya soruyu o sordu. Ne yaptın?  Pencereyi açıyorum. Gölge hala  camda beni bekliyor. Şimdi sadece susuyorum. Ufak bir balkon burası. Köşede eski mi eski bir sandalye var hepsi bu. Dört katlı bir apartmanın son katındayım. Sağ taraftakiler tatile gitmiş olmalı. Hiç ışıkları yanmıyor. Aşağı katlarda da kimse yok. Hepsi bu gece bir düğüne mi davetlidir nedir?  Ev sahibine üzülüyorum. Ama dur belki onu da çağırmışlardır. Bu saat oldu hala gelmedi. Sandalyeye oturuyorum. Ayaklarımı balkonun demirlerine uzatıyorum. Gölge beni izliyor. Şimdi o da oturdu. Biliyorum bir cevap bekliyor. Ne yaptın?  Defalarca soruyor. Kafamı kaldıramıyorum. Gölgeyi ürkütmemeliyim. Ama bir türlü susmak bilmiyor. Başımı ellerimin arasına aldım. Sıkıca kavrıyorum. Düşün düşün hadi. Ben ne yaptım?  Ne yaptım?  Ayağa kalkıyorum. Gölge orada camın sol çaprazında beni izliyor. Gözleri üzerimde hissediyorum. Karaltıyı kaldırıp yüzünü görmek istiyorum. Hiç bir şey. Bu cümle ağzımdan istemsizce çıkıyor. Omuzlarım çöküyor. Hiç bir şey yapmadın öyle mi diye tekrarlıyor  gölge. Bu sefer kaçmıyor. Yapmadım değil yapamadım. Öylece gitmesine izin verdim. Bilmiyorum. İçimde onun kalmasını gerektirecek bir duygu yoktu. En azından o an öyle hissettim. Ama gidince gidip de dönmeyince. Öncesi bir özlem sonrası derin bir nefret hissettim. Şimdi ise sadece pişmanlık. Başım yerde. Balkonun tabanındaki fayansları sayıyorum. Bir iki üç dört… Derken bir kahkaha kopuyor. Gölge. Gölge bana bakarak kahkahalar atıyor. Demek pişmansın demek çok özledin? Susmuyor. Sesi kulaklarımı yırtarcasına mahalleyi inletiyor. Tam da düğüne gidecek günü buldunuz diye komşulara kızıyorum. Bir iki adım atıyorum. Bu sefer ürkütmek umrumda bile değil. Aşşağlık kahkahalara bir son vermek tüm derdim. Tuttum. Ellerim boğazında. Camdan çekmiyorum ellerimi. Bomboş bir karaltı şu an. Yüzünü hala kestiremiyorum. Midem bulanıyor kusmak istiyorum. Susmuyor. Ben boğazlamaya devam ediyorum o da kahkahalarına. Ayaklarımla pencereye vuruyorum. Sus sus sus! Hızlı vurmuş olmalıyım ki bir cam kırığı sesi, geceyi yırtarcasına önüme dökülüyor. Eğiliyorum. Sesleri kesilmiş artık. Parça parça olmuşlar. Gölge gölge nerdeydi peki?  Arkamı dönüyorum. Perdeden kahkaha sesleri geliyor. Sararmış perdede çok seçemiyorum onu. Ama omuzlarını görüyorum. Karşımda. Perdeyi yakalıyorum bu sefer. Olanca kuvvetimle boğazlıyorum gölgeyi. Ama bir türlü susmuyor. Rüzgar yer yer içeri kaçırıyor perdeyi. Çekip balkona alıyorum onu. Ellerim hala boğazında. Ölecek hissediyorum. 


O gün diğer sabahlardan daha farkı uyanmıştı. İçinde anlam veremediği bir huzur. Sanki iki gün önce onca şeyi yaşayan kendisi değilmiş gibi. Üstelik alarm çalmadan uyanmıştı. Duş aldı işe gitmek için hazırlandı. Kendine özenle sandiviç hazırladı. Kahvaltısız geçen onca günün  ardından bu bile büyük bir şeydi onun için. Sandiviçi paketleyip çantasına koydu. Yeni aldığı haki yeşili ceketini üzerine geçirdi. Arabasına binip iş yerinin yolunu tuttu. Radyoda kötü giden havalara inat baharı getiren şarkılar çalıyordu. Aklına gelen düşünceleri ötelemeye çalıştı. Trafik polisine gülümsedi yaşlı bir teyzeye yol verdi. Erken kalktığına göre yolu uzatabilirdi. Hem böylece her gün işe gelmesi ile yarım kalan programın tamamını da dinlemiş olurdu. Ötelemeye çalıştığı düşünceler bir kırmızı ışıkta yakaladı onu. Her şey cuma günü iş çıkışı ile başlamıştı. Eve girdikten on dakika sonra kapı çalmıştı. Şu an bile dakikası dakikasına hatırlıyordu. Saat on sekiz on beşti. Karşısında altmışına dayanmış kır saçlı bir adam vardı. Boyu uzun fiziği düzgündü. Kendisinden ona yarım saat ayırmasını rica ediyordu. Kimsiniz sorusuna amcan, diye karşılık vermişti. Hiç görmediği amcası mıydı kapıda dikilen ? Biraz tedirgin bir halde içeri buyur etmişti. Acelem var diyerek bir bir anlatmaya başlamıştı adam. Onu nasıl bulduğundan, akrabalarından, hiç görmediği memleketinden bahsedip durmuştu. O an duyduğu şeyler içinde bir kıpırtı yapmamıştı. Hayalet gibi dinliyor tepki vermiyordu. Aklında sadece bir  isim vardı; Hilmi Yalvaç. Hiç görmediği babası bundan on yıl önce İstanbul’a gelmiş bir daha ondan haber alamamışlardı. Önce annesini bulmuşlar öldüğünü öğrenince rotayı yeğenlerine çevirmişlerdi. Neydi, niçindi, nasıl olmuştu dakendisini bulmuştu bu adam, hiçbiri ile ilgilenmmiyordu.Tek billllldiği başka bir kadın için onları sokak ortasında bırakan bu adamın adını bile duymak istemediğiydi. Hikayenin bu kısmı her ne kadar yabancının ağzından farklı dökülsede onun tek bir gerçeği vardı ve bu asla değişmeyecekti. Bunları düşünerek gazete binasından içeri girdi. Her zaman olduğu gibi güvenliğe selam verdi. İkinci kata çıktı ve cam kenarındaki masasına oturdu. Saat sekiz elli dokuz. Çantasından evde yaptığı sandiviçi çıkardı. Masasındaki boş bardağa matarasından su koydu. Son günlerde artan yağmurlar sebebi ile şebeke suları bulanık akıyordu. Alt kattaki çay ocağını arayarak çay istedi. Her sabah olduğu gibi Mehmet elindeki kağıtlarla içeri girdi. Masasına kağıtları koyarken bunları siteye yüklemesini söyledi. En üst sayfadaki haberi son dakika geçmesini istedi. Kağıtları önüne çekti. Bilgisayarı açtı. Gazetenin sitesine giriş yaptı. Üst üste duran kağıtların ilkini eline aldı. Şöyle bir göz gezdirdi. Boğazına bir şeylerin oturduğunu hissetti. Ayaklarında can kalmamış yüzünün feri gitmişti bir anda. Kalbinde bir ağırlık hissetti.Şöyle bir doğruldu. Derin bir nefes aldı. Yutkundu. Bardağından bir yudum su aldı ve haberi girdi. 


“ 10 Mart 2018 Cumartesi günü Bayrampaşa’da  gece yarısı suları intihar olayı gerçekleşti. Mahalle sakinleri pazar sabah saatlerinde viran bir halde olan dört katlı apartmanın bahçesinde bir ceset buldu. Cesedin elli iki yaşında olan Hilmi Yalvaç’a ait olduğu belirtildi. Mahalle muhtarından edinilen bilgiye göre Hilmi Yalvaç ‘ın yaklaşık on sene önce İstanbul’a geldiği zaruri ihtiyaçları hariç çok dışarı çıkmadığı öğrenildi. Mahalle sakinleri Hilmi Yalvaç’ın buraya taşındığı ilk günler ;  karısının evliliğinin  ikinci senesinde altı aylık kızını da alarak başka bir adamla kaçtığını, bu zamana kadar onları her yerde aradığını, son olarak buraya geldiğini, anlattığını bir daha da bu konu hakkında konuşmadığını söylediler. Hilmi Yalvaç’ın son üç yıl içinde bunalımları artmış önce işini sonrada evini kaybetmiş. Yıkılmaya yüz tutmuş dört katlı bu binaya yerleştikten sonra mahalle muhtarı kendisini doktora götürmeyi teklif ettiğini ama tüm çabalara rağmen ikna demediğini belirtti. Hilmi Yalvaç’ın cenazesi yapılan araştırmalar sonucu bilinen bir akrabası çıkmadığı için mahalle muhtarı ve birkaç mahalleli tarafından kaldırılmış kimsesizler mezarlığına defin olunmuştur. “


Firdevs yazıyı bitirene kadar çayı masasına gelmişti. Bir şeker atıp karıştırmaya başladı. Şeker eridikçe rahatladığını hissetti. Uzanıp sandiviçini aldı. Geriye yaslanıp sandiviçini yemeye başladı. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

5. GÜN  Beşinci günden merhabalar! Burayı takip eden var mı? Bir ses verin lütfen:) Selamlarım kimlere gidiyor bilmek isterim. Sabah alarmsız uyandım. Bunun bi çok insan için bulunmaz bir nimet olduğunun farkındayım. Çalışan insanların bana özendiğinin de. İnanın özenilecek bir hayatım yok. Ben ne buhranlar geçiriyorum kimsenin haberi olmuyor :)))    Sürekli evde olmanın verdiği psikolojik ağırlığı kimse konuşmuyor mesela. Özel sektörde çalışmanın da ayrı bi zorluğu var. Çalışmanın da çalışmamanın da artısı eksisi var tabii. Hayatımın bu döneminde çalışmıyorum gelecek ne gösterir bilinmez. Bu sıralar sadece “ kendime nasıl daha iyi gelirim “ i düşünüyorum. Tüm çabam bu yönde. Benim gibi herkese bol kepçe şefkat dağıtıp kendine gelince cimrilik yapan bi insan için öğrenilmesi zor meseleler bunlar. Öğreniyorum yavaş yavaş.  Hafif bi kahvaltı yaptıktan sonra ne zamandır ertelediğim omuz ve boyun egzersizlerini yaptım. Kaygılı insanların sorunu sürekli bi yerlerin kasılm...
2. GÜN  Herkesin her yeni şeye pazartesi günü başlama isteğini anlıyordum ama bende bu yöntem hiçbir zaman işlemedi. Uzun zamandır günlerin bi önemi ya da motivasyonu kalmamıştı benim için. Öyle ki 100 mükemmel gün challenge ma dün yani pazartesi başladığımı fark edemeyecek kadar. Bilmeden de olsa ben de artık “pazartesi başlayanlar “ topluluğuna katılmıştım. Sırada önümde yapılması gereken yarışlar varılması gereken hedefler vardı. Sahiden de öyle miydi? Hayır. Peki değişen neydi?   Çocukluğumdan beri her şeyim planlı programlıydı. İdareci ve son derece disiplinli bi babanın kızı olarak büyüdüm. Bize kattığı en güzel haslet daima dakik, planlı programlı dahası yaptığımız işlerde son derece disiplinli bireyler olmamızdı. O zamanlar hatta sonrasında da bunun hep iyi bir şey olduğunu toplum  tarafından takdir edilesi bir özellik olduğunu düşündüm. Hayatımda hep bir sonraki adımım ailem tarafından planlanmıştı. Önümü görebiliyordum. Hep aşılması gereken yollar başarılması ge...
 12. Gün  Mükemmel bir gündü  Her ne kadar yine yeniden sabah ezandan sonra uyumakta zorluk çeksem de ve erken bi saat (09:30 benim için erken evet ) mobilyacıdan gelen telefonla uyandım. Bir saate sizdeyiz dedi. Telefonu kapatıp geri uyudum çünkü neden uyumayayım?  Saat on bire doğru bir ay öncesinden aldığımız koltuklar geldi. Mecbur kalktım artık. Günün ikindiye kadar olan kısmında mobilyaları monte etmek, odaları temizlemek ve yerleştirmekle geçti. A ltı senenin sonunda “kendime ait bir odam” oldu. Salonumuz gri soğuk tonlarda olduğu için bu oda renkli olsun istedim ve turuncu koltukla çağla yeşili berjer sipariş ettim. Odayı yerleştirince eve enerji geldi resmen. Turuncu rengi ya da kiremit rengin de diyebiliriz hayatıma son yıllarda yavaş yavaş dahil ettiğim bir ton. Yeni yıl ajandamı da turuncu renk seçtim. Her şeyi mavi ve mavinin tonları olan benim için büyük riskti ama bu koltuk şimdiden içimi ısıttı. Hem rengin hem de yeniliğin verdiği o taze enerjiye hayr...