Ana içeriğe atla

YARIM KALAN

  YARIM KALAN 

              

Annem ahizeyi sararmış dantelin üstüne bıraktıktan sonra bana seslendi; İsmail telefon sana. Sesi duymamla merdivenlere yöneldim. İyi ki kapattırmamışız ev telefonunu, görüyor musun? Bir de ne gerek var diyordun, diye serzenişte bulundu. Kimmiş diye sormama fırsat vermeden; arkadaşınmış sana ulaşamamış, ev telefonunu aramış deyiverdi. Ah benim tez canlı annem! İyi de benim cep telefonum açıktı ki. 


Her ne kadar sürekli sessizde tutmamdan ara sıra şikayet eden arkadaşlarım olsa da  ev telefonunun numarasını bilen kimse yoktu. Ben bile en son ne zaman aradım hatırlamıyorum. Ezberim de iyi değildir hem. Yatılıya ilk gittiğim zamanlar ranzamın üstüne, dolabımın kapağına, sıfır beş uçlu kalemimin içine kısacası görebileceğim her yere yazmıştım numarayı. Hoş kaç kere aradım sanki. Ya sıra olurdu ankesörün önünde ya da benim kartım olmazdı ama annemler her  hafta sonu beni aramayı ihmal etmezdi. 


Babamın ve annemin meraklı bakışları altında girişte vestiyerde duran telefonun ahizesini kaldırdım. Arayanın sesi çok uzaktan geliyordu. Yok yok hatlar kesik falan değil bu kez gerçekten uzaktan geliyordu. Arayan liseden arkadaşım Yusuf'tu. Hayırsız, insan numarasını değiştirir de haber etmez mi, demesinden anladım. Hafif peltek bir lisanı vardı ve benim ondan başka peltek konuşan arkadaşım yoktu. Hoş benim pek fazla arkadaşım da yoktu ya neyse. Afyon'da askerde imiş. Epeydir araba almak istiyormuş Isparta'da bulmuş bir tane. Sonra ben gelmişim aklına. Eski telefon numaramdan ulaşamayınca annesini aramış, okul yıllarındaki hatıraları biriktirdiği kutuyu istemiş. Okul biterken ona hediye ettiğim sıfır beş uçlu kalemim varmış  kutunun içinde. Ben bile hatırlamıyorum verdiğimi. Son gün sarhoşluğu işte. Kalem eline ulaşınca içerisine koyduğum yıllanmış kağıttan ev telefonumuzu bulmuş. Aileme benim numaramı soracakmış aslında bu kadar kolay olacağını tahmin edememiş. Telefonun  diğer ucunda beni bulmak büyük sürpriz olmuş ona.


Kolay mı oldu? Değer miydi bu kadar uğraşa? Pek tabi arabaya bakmaya yanına birini getirebilirdi. Hem ben arabalardan anlamam ki. Değermiş öyle diyor ahizenin diğer ucundaki ses. Yola çıkmaya hazırlanıyormuş. Tarif ettiği yerde - sanki Isparta'ya ilk gelen o değil de benim -  iki saat sonrası için sözleşiyoruz. Telefonu kapattıktan sonra kısa bir özet geçiyorum bizimkilere. O sırada  kapıdan içeri kardeşim Kerem giriyor. Annem yine aynı; alnından terler akan, kravatı bir taraftan sallanan kardeşime bağırıyor, ellerinden köpükler damlamasına aldırmadan. Hanım hanım, diye susturuyor babam annemi. Genç onlar, arada olur öyle şeyler diye kardeşimi kolluyor, gençliğimi kolluyor babam. 


Kerem her kapıdan içeri girdiğinde peşi sıra benim de  gençliğim giriyor sanki. Babamın saçlarındaki beyazlar, annemin yüzündeki çizgiler kayboluyor. Salonun köşesinde duran sardunyalar henüz ölmemiş, evin boyası sarıdan yeşile dönmemiş. Okuldan eve gelmişim bu kez kardeşimin değil benim alnımdan akıyor terler. Annem bir yandan nöbete  yetişmeye çalışıyor bir yandan yapacaklarımı  sıralıyor. Yoğurt çorbasını ısıtacakmışım, salata ve zeytinyağlı fasülye de hazırmış. Dolaptaki gül şurubunu masaya koymayı unutmayacakmışım. Haa bir de en önemlisi kardeşime bakacakmışım, babam az sonra gelirmiş. Babam gelmiyor. Hem akşam yemeği için sofrayı hazırlıyorum hem kardeşime bakıyorum. Babam hiç bir zaman annemin birazdan gelir dediği saatte gelmiyor. Babam, annemin nöbet günleri iş çıkışı gizlice pişti oynamaya gidiyor. Çünkü annem, babamın  tek eğlencesi olan bu oyuna ambargo koyuyor. Bir kaç defa açık veriyor babam, evde kızılca kıyamet kopuyor. Bu kez ben kolluyorum babamı. Nöbet günleri pişti oynamaya gittiğini anneme söylemiyorum. Bizimkisi gizli bir anlaşma, tarafların rızasına sunulmadan, ansızın gerçekleşen. Aslanım diyor babam, bıyık altından gülümsüyor. Böyle böyle geçiyor zaman önce ben büyüyorum sonra kardeşim. 


Şimdilerde babama ses etmiyor annem. Babam haftada bir emekli arkadaşları ile pişti oynamaya gidiyor. Annem de çalışırken fırsat bulamadığı için yakındığı,resim kursuna. Annem işte böyle bir kadın kafasına koyduğunu er geç yapıyor. 


Yolda gelirken Yıldız ablayı gördüm, diyor Kerem. Abine  selam söyle, dedi. Annemin iğneleyici laflarından bu kez ben nasipleniyorum. Yirmi yedi yaşıma gelmişim, askerliği de bitirmişim, memur da olmuşum daha neyi bekliyormuşum. Yıldız'ın anası onu sıkıştırıyormuş. Okuduğu gazeteden usulca başını kaldırıyor babam; hanım hanım onlar daha genç ses etme rahat bırak çocukları, diyor. Yıllar evvel yapılan gizli anlaşmaya sadık kalıyor babam. Bu kez de o beni kolluyor. 


Montumu alıp hızlıca evden dışarı çıkıyorum. Yusuf'u düşünüyorum. Yatılıda beraber geçen dört yıl. Kırşehir’den gelmişti Ankara’ya. Onun da kimsesi yoktu bu şehirde. Önce sıra arkadaşı sonra yatakhane arkadaşı olmuştuk. Yusuf’un babası çiftçi annesi ev hanımıydı. Yedi kardeşin en büyüğüydü. Yokluk görmüş ama arsız olmamıştı. Efendi, çalışkan biriydi. Benim aksime çok girişken bir yapıya sahipti. Beni ne zaman tek başına görse arkadaşları toplar yanıma gelirdi. Yine de onlar gibi olamazdım ben. İçe kapanık yapımı  şair olacak bu çocuk diye yorumlarlardı. Bilmezlerdi ki ben şiirden nefret ederim. O zamanlar edebiyata dair ilgim dedektif hikayelerini okumaktan ibaretti. Yusuf çok iyi satranç oynardı. Okul takımı ile turnuvalara katılırdı. Bana da öğretmişti biraz. Ben de sana balık tutmayı öğretirdim amma Ankara'da deniz yok ki dediğim de; "Söz lan bu yaz Isparta’ya geleceğim öğretirsin" demişti. O yaz ve devamında gelen hiç bir yaz gelemedi Isparta’ya.


Şimdi ise iki saate geliyorum demişti. İçimi anlamsız bir heyecan kaplıyor. Acaba balık takımlarını  alsa mıydım evden çıkarken? Hala hatırlıyor mudur bana verdiği sözü? Kaç saat duracak ki burada? İzindeyim demişti tabi ya bir iki gün kalır belki. O değil de bahsettiği araba da fiyakalı yalnız. Nereden buldu o kadar parayı acaba? Üniversite zamanında bir kaç kez görüşmüştük sonrası yok. Ne yaptı ne etti bilmiyorum. Daha lise yıllarında kafaya koymuştu, ticarete atılacağım demişti. Ailem memur olmamı istiyor ama yok, olmaz kendi işimin patronu olucam. Memur adam ne uzar ne kısalır demişti. Yusuf'u onca insan arasından kendime yakın hissetmem de bu düşüncelerinin büyük payı vardı belki de. Benim  açık yüreklilikle dile getiremediğim şeyleri bağıra çağıra söylerdi. Ona müthiş bir saygı duyardım. Belli ki büyük adam olmuş Yusuf. Alacağı  arabaya bakılırsa şeytanın bacağını  kırmış. Ben ne yapıyorum peki burada? Sevmediğim bir şehirde istemediğim bir hayatı yaşıyorum. Yıllar sonra bir araya geldiğim arkadaşıma anlatacak ilgi çekici bir hikayem de yok üstelik. Hiç değişmemişsin be İsmail, diyecek belki de. Okul yıllarında da böyle sıkıcıydın. Tek hobim haftada  bir gün Eğirdir Gölü'ne balık tutmaya gitmek. Kendimle vakit geçirdiğim huzurlu bir kaç saat hepsi bu. Yusuf'a akademisyenlik hayalimden bahsetsem mi acaba? Az biraz ayaklarım yere bassın, kenara üç beş bir şey atayım ilk işim  yurt dışına çıkmak! Bu sefer de hikaye yol ayrımına giriyor. Yıldız, sevdiğim kadın. Ailesinin biricik evladı. Değil yurt dışına il dışına bile göndermek istemiyorlar. Yurt dışına çıkarsan beni unut, demişti Yıldız. Unutamıyorum işte ne Yıldız'ı ne de hayallerimi!


Yusuf geliyor.Beraber satın alacağı arabaya bakmaya gidiyoruz. Pazarlık ediliyor, eller sallanıyor. Hayır duaları ile anahtar teslim ediliyor. O gece evimizde misafir ediyoruz Yusuf'u. Ertesi gün balığa götürüyorum onu. Başlıyor anlatmaya. Fakülteyi bitirince önce birkaç  inşaat şirketinde çalışmış. Sonra sağdan soldan borç alarak kendi şirketini kurmuş. Şimdilik iyi gidiyoruz  bakarsın bir rezidans da biz dikeriz diyor gülerek. Asteğmenlik çıkınca da koşa koşa gelmiş Afyon'a. Hem askerlik yapıyorum hem maaş alıyorum fena mı, diyor.


Yusuf o gün bir sürü uğraştan sonra tuttuğu sazanı mangalda pişirip afiyetle yiyor. Telefon numaraları alınıyor, görüşmek için sözler veriliyor.Ne akademisyenlik hayallerimden, ne sevdiğim kadından, ne de bu şehrin ruhumu kabzetmesinden bahsedebiliyorum. Akşama yakın  2017 model Sedan'a binip Afyon'a dönüyor. Arkasından el sallamakla yetiniyorum.  



Saat sabah dokuz çeyrek. Anahtar yavaşça kapının deliğine giriyor. Tek hamlede açılıyor kapı. Eşim nöbetten dönüyor. Hızlıca paltosunu askıya bırakıyor. Asya uyandı mı diye soruyor, cevabımı beklemeden hızlı adımlarla çocuğumuzun odasına gidiyor. Sabah kahvemden bir yudum daha alıp okumakta olduğum gazeteye dönüyorum. İkinci el araba fiyatları iyice arttı. Yusuf o gün Sedan'ı almakla akıllılık etti. Yine dört ayak üstüne düştü köftehor diye düşünüyorum. Sayfayı çeviriyorum bir ilan gözüme ilişiyor. 2017 model Opel Astra Sedan sahibinden satılık. Yusuf Göktürk. 


Gazeteyi kenara bırakıp telefonu alıyorum elime. Bir mesaj  yazıyorum. Arabanız halen satılmadı ise ben ilgileniyorum. Gönder, Yusuf Göktürk. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

5. GÜN  Beşinci günden merhabalar! Burayı takip eden var mı? Bir ses verin lütfen:) Selamlarım kimlere gidiyor bilmek isterim. Sabah alarmsız uyandım. Bunun bi çok insan için bulunmaz bir nimet olduğunun farkındayım. Çalışan insanların bana özendiğinin de. İnanın özenilecek bir hayatım yok. Ben ne buhranlar geçiriyorum kimsenin haberi olmuyor :)))    Sürekli evde olmanın verdiği psikolojik ağırlığı kimse konuşmuyor mesela. Özel sektörde çalışmanın da ayrı bi zorluğu var. Çalışmanın da çalışmamanın da artısı eksisi var tabii. Hayatımın bu döneminde çalışmıyorum gelecek ne gösterir bilinmez. Bu sıralar sadece “ kendime nasıl daha iyi gelirim “ i düşünüyorum. Tüm çabam bu yönde. Benim gibi herkese bol kepçe şefkat dağıtıp kendine gelince cimrilik yapan bi insan için öğrenilmesi zor meseleler bunlar. Öğreniyorum yavaş yavaş.  Hafif bi kahvaltı yaptıktan sonra ne zamandır ertelediğim omuz ve boyun egzersizlerini yaptım. Kaygılı insanların sorunu sürekli bi yerlerin kasılm...
2. GÜN  Herkesin her yeni şeye pazartesi günü başlama isteğini anlıyordum ama bende bu yöntem hiçbir zaman işlemedi. Uzun zamandır günlerin bi önemi ya da motivasyonu kalmamıştı benim için. Öyle ki 100 mükemmel gün challenge ma dün yani pazartesi başladığımı fark edemeyecek kadar. Bilmeden de olsa ben de artık “pazartesi başlayanlar “ topluluğuna katılmıştım. Sırada önümde yapılması gereken yarışlar varılması gereken hedefler vardı. Sahiden de öyle miydi? Hayır. Peki değişen neydi?   Çocukluğumdan beri her şeyim planlı programlıydı. İdareci ve son derece disiplinli bi babanın kızı olarak büyüdüm. Bize kattığı en güzel haslet daima dakik, planlı programlı dahası yaptığımız işlerde son derece disiplinli bireyler olmamızdı. O zamanlar hatta sonrasında da bunun hep iyi bir şey olduğunu toplum  tarafından takdir edilesi bir özellik olduğunu düşündüm. Hayatımda hep bir sonraki adımım ailem tarafından planlanmıştı. Önümü görebiliyordum. Hep aşılması gereken yollar başarılması ge...
 12. Gün  Mükemmel bir gündü  Her ne kadar yine yeniden sabah ezandan sonra uyumakta zorluk çeksem de ve erken bi saat (09:30 benim için erken evet ) mobilyacıdan gelen telefonla uyandım. Bir saate sizdeyiz dedi. Telefonu kapatıp geri uyudum çünkü neden uyumayayım?  Saat on bire doğru bir ay öncesinden aldığımız koltuklar geldi. Mecbur kalktım artık. Günün ikindiye kadar olan kısmında mobilyaları monte etmek, odaları temizlemek ve yerleştirmekle geçti. A ltı senenin sonunda “kendime ait bir odam” oldu. Salonumuz gri soğuk tonlarda olduğu için bu oda renkli olsun istedim ve turuncu koltukla çağla yeşili berjer sipariş ettim. Odayı yerleştirince eve enerji geldi resmen. Turuncu rengi ya da kiremit rengin de diyebiliriz hayatıma son yıllarda yavaş yavaş dahil ettiğim bir ton. Yeni yıl ajandamı da turuncu renk seçtim. Her şeyi mavi ve mavinin tonları olan benim için büyük riskti ama bu koltuk şimdiden içimi ısıttı. Hem rengin hem de yeniliğin verdiği o taze enerjiye hayr...