22. 23. 24.Gün
Zamanı geri saralım mı? Benim yazı evrenimde her şey mümkün.
Pazartesi: Gün boyu evin işleriyle ilgilendim. Akşam yemeğinde kendime domates çorbası yapmıştım. Bir kase içer içmez midemi ağrıttı. Mide ağrımdan ötürü hiçbir şey yapamadım. Ben de akşam en azından kafam dağılır diye film izlemek istedim. Çok sevdiğim birinin - şimdilik? çok fazla mı oldu?- önerdiği The Best Offer filmini izledim. Ocak ayının ikinci filmi tıpkı ilk filmi gibi süperdi. Sanırım bu arkadaşla film zevklerimiz örtüşüyor ben de teşekkür mahiyetinde ona bir film önerdim.
Salı: Gün boyu evdeydim. Midemin ağrısı öğleden sonraya kadar devam ettiği için yürüyüşe çıkamadım. İyi haber iki saat kadar hadis çalıştım. Yarın bu şehirdeki en yakın arkadaşıma gideceğim için giyeceğim kıyafetleri hazırladım. Hep böyleyimdir. Her şeyi planlarım. Bi sonraki günümü planlarım saat saat ne yapmak istediğimi düşünürüm. Unutmayım diye alarm kurar hatırlatma yazarım. Otuz iki yaşımda onca şey yaşadıktan sonra hiçbir şeyin plânladığımız gibi gitmediği bir evrende halen ısrarla “aniden gerçekleşen şeylere” karşı büyük tepkiler veriyorum. Akşam saatinde markete gitmek dönüşte trafikte kalmak gibi. Oysa ben bu akşam hiç markete gidecek havamda değilim. Markete gitmek için bile zihnimin bedenimin hazır olması gerekiyor. Ve tabii buzdolabının. Önceden boşaltıp temizlemem gerekiyordu. Madem aniden markete gidiyoruz ben de her şeyi olduğu gibi poşetiyle dolaba tıkmayı ve iki gün boyunca dışarıda olacağım için “umursamama “ hakkımı kullanmak istiyorum dedim.
Çarşamba: Her şey muhtemelen o zaman değişti. Değişmek diye bir şey varsaydıysa değişti. Tutarsızdı bu. Değişim akışkan ve ellerimde tuttuğum nesneyle olan bağın koptuğu ısrarsız olağanlık. Vardı. Dayanamıyordum buna. Sırtlanıp kendimi her gün yaptığım şeyi yapıp uyandım. Oysa gece de çok uyumamıştım.
Uyanmak ağır ve devasa olanı bırakmak gibi bir şey. Yarı ölürlüğü. Var olma istencine geri dönüş. Zamanda yolculuk. Zamanda duraksama. Aralık. Ayrıksı bağdaşıklık. Tanımlayamıyorum. Nasıl uyumak bu? Avcı olduğu için hep tetikte olma zorunluluğu mu hissediyor. Sanki hep yarı uyur yarı uyanık. Ama ben öyle miyim? Beni bu kadar güvende hissetiren ne? Yarı uyur yarı uyanıklık da neymiş. İnsan dediğin uyuyor ve gidiyor. Uyuyunca kapıyı biri hızlı çekmeden ya da alarm çalmadan uyanılmıyor. Ben aniden gözümü açarak uyanıyorum hep.
Niyeyse hep savaş. Ne yazık ki görülen rüyaları hatırlamıyorsak hayatımızdan kaybolan altı ya da sekiz saat diye adlandırabiliriz bu oluşu. Koca bir boşluk. Çok rüya görürüm ve de genelde hatırlarım. Bunu yazarken son haftalarda rüya görmediğimi hatırladım.
Diyelim ki uykuyu çıkardık hayatımızdan. Hayat nasıl olurdu? Yine aynı mı? Aynı. Hayat resmen oluyor. Arkanız dönükken de oluyor. Bakmazken de. Yok sayarken de nasıl olmasın. Sıyırdım bu düşünceleri elimin tersiyle tavana, diz kapaklarımdan kuvvet alan ayaklarımı yataktan aşağı salladırdım. Bir anda belime gönderdiği sinyalle beynim yaptı bunu. Nöronlarım bedenini sola döndür, ayaklarını dizinden hafif kır, bacaklarını yataktan sarkıt ve her gün uyan diyor. Hiç üşenmiyor. Bilincim sanki benden ayrı bir şey. Didişiyor ona yükleniyor yaptıklarına ve yaşam uğraşına anlam veremiyorum. Nasıl utanmaz. Saçlarım nasıl hiç ortadan ayrılmaz, hep dağınık. Yastığımın altındaki kıstırmalı tokayla hemen toplayıveriyorum saçlarımı. Yastıkları dövme sırası geliyor şimdi. Yorganı da muhteşem kol kuvvetimle düzelttim mi elimle şöyle bir üzerini, oh bitti. Perdeleri toparladım sonra telefonum sarıldım hemen spotfydan bi şarkı açtım. Bir mesaj bildirimi. “Hediyeniz sahibine teslim edildi” . Bu kez gönderen marka değil hediyenin sahibinin bizzat kendisiydi. Sevindim.
Öğlen arkadaşıma gideceğim için hafif bir kahvaltı yapmak istedim. Her zaman içtiğim bitki çayını hazırladım.
Öyle düz ve öyle kendinden emin ki bu rutinler bir gün yapılmayacaklarını düşünmezler. Rutinler böyledir. Farkında değilsinizdir belki ama rutininizden çıkınca onu özlersiniz hayatınızı ele geçirirler. Tüm herkes hayatı kavramak, yeni şeyler deneyimlemek ve yaşama uğraşını şekillendirmek için konfor alanımızdan çıkmamızı öğütler. Gezegen de değiştirmeyeceksek bence her yer her şey aynı gibi.
Saat bir olmadan evden çıktım. Önüme çıkan ilk otobüse binip gideceğim adresi sordum. Çok şükür oradan geçiyormuş. Yokuş çıkmak zorunda olmadığım için sevindim ilk gidişimde yokuş çıkarken her şeye lanet etmiştim. Uzun zamandır bu kadar kalabalık bi ortama girmemiştim. Mecbur kalmadıkça artık kalabalıklara girmiyorum. Bu sefer kez bu şehirdeki en yakın arkadaşım E.’nin davetini reddedemedim seve seve gittim. Evde otuz kişi vardı. Tanıdığım insanlar bi elin parmaklarını geçmez. Akşama kadar orada kaldım. Akşam evime döndüm. Çay eşliğinde hem bu yazıyı yazıyor hem de voleybol maçı izliyorum. Yarın da benim için yoğun bir gün olacak söz verdiğim bi yere gideceğim.
Yine kalabalıklar…
Yarını atlattık mı eski mükemmel günlere dönüş zamanı.
https://open.spotify.com/track/1hcVu2tX4jsdRg4qvGsMCS?si=qMTMisk-Q3qFJ-8rnNto2A
Yorumlar
Yorum Gönder