26. Gün
İbrahim'in, ölüleri diriltebilir misin dediği Firavun'un, evet diriltirim dediği an, e hadi o zaman güneşi de batıdan doğdur dediğinde, öyle olduğu yerde olduğu gibi kaldı güneş, öyle doğuda; onu nasıl yapsındı Firavun.Güneşe nasıl dokunulurdu. Güneş sistemi kadim kitaplarda bile ha deyince döndürülmüyor. Firavun onu nasıl batıdan doğursundu? Ey ey Firavun bi kendine gel!
Fakat her şey de böyle olurken Firavunlar kendilerine gelmezler firavunların özellikleri budur.
Cesare Pavese 'nin Yaşama Uğraşı'nı okumuştum. Günlüğüdür bu Pavese'nin. Orada şöyle bir cümle geçiyor.
- "Geleceğe umutla bakmanın pek sırası değil, çünkü savaş çıkıp hepimizi havaya uçurabilir. Bu da kaderin kozmik bir cilvesi olur doğrusu. Böyle saçma bir şakayla karşılaşmayalım da, ben ken- dimin de, onun da, her şeyin de hesabını vermeye razıyım.(Can Yayınları, syf 96)
Yani Pavese çok da bir şey değişmemiş, sen bunu 1936'da söylemişsin bizler de ne kadar öte gezegen de keşfetsek, evreni anlamaya çalışsak, şu an bir savaş mağduru olabilir ve kafamıza bomba düşerek ölebiliriz. Bu mümkünlerin dünyasında bu ihtimal de çok mümkün. buna inanmazsın.
Dışarıya çıkmanın; oturup düşünecek bir yer bulana kadar boşlukta salınmak olduğunu düşünüyorum. Hani mikroskopla bakılan şeyin kımıl kımıl olması hali; başına buyruk ama gözetlenen, kimsesiz ama sınırları olan, soyut ama düşük bütçeli... bunu uzatabilirim ama niye yapayım.
Yürürken ve sebepsizce etraflarına bakınırlarken insanlar düşünemez oluyorlar gibi. (Tamam çok objektif) Yürüme eylemiyle düşünme isteği birbirini götürmüyor mu? Kornea kırıp aktarırken retinaya görülmesini istediklerini beyine de bunları tartmak düşüyor; bakacak mıyım, görecek miyim, düşünecek miyim, duyacak mıyım? -her şeyi de yapamazsın denmiyor- düşünmeyi mi avutmalıyım, yürümeyi mi onurlandırmalı? Hep bir şeylerin ortalamasını almak düşüyor raftan
Dikkat sübliminalleşiyor. İnsanlar çünkü bir illüzyon gibi gelip gidiyorlar.
Kendim kendimi dışarı çıkarmayı sevmiyorum bu yüzden. Fakat bu yüz mükemmel günde her gün yürüyüşe çıkmaya niyet ettim. Hava muhalefeti elverdikçe tabii ya da hayatı yaşarken ayağımızın takıldığı eşikler. Çoğunlukla bunu yaptığımda da sosyal mecrada paylaşıyorum, bu da insanın kendi kendine yaptığı bir eylem olmaktan çıkıp topluma mal oluyor; nesne olan mal, -nesneleşiyoruz- namütenahi, ben bir sorun göremiyorum, -şey olarak ben çünkü, eşya olarak da ben, obje olarak biz, biz olarak çoğul, çoğul olarak çoğunluk; bizi biz kistchyaptık.
Kendi kendime kendi dikkatimi neden toplarlayamıyorum?
Ne daha zordu, yürümek, yürürken düşünmek, insan ilişkileri?
her şeyden önce kaos vardı. kaosu toparlamak için yolda durabilir bir odak noktası seçebilir, önünden dondurma yalayarak geçen otuz beş yaşlarında bir kadını görmezden hemen evvel, bir miktar düşleyebilirsin gibi oluşu. yürüme eylemi çocukken keşfe daha yakın. çocuk olmak nasıl bir şeydi ki? keşfi çocuklukta neden bıraktık? -veryansın-
düşünme eylemini bankta otururkene taşı. -emir kipi-otur. -üçleme kur- gökyüzü, ufuk ve toprak (bu şehirde toprak bulabilirsen ilk işin çoraplarını çıkartıp toprağa basmak olsun) arasında birer karış var işaret parmağını havaya kaldırıp, baş parmağını yana yatırdıktan sonra oluşturduğun L'den gözünü kısıp bakınca ufka. karışların denk geldiği yerler düşünme noktaları. -çok uzak bir evrende-paralel- Mori adında birisi yaşıyordu. Mori'nin tek bir zaafı vardı ki o da ufuk çizgisinin birer karışlık noktalarından geçiş. o anı bekler, gözlerini kısar ve vakti geldiğinde geçerdi. yeşil bir toz bulutu çarpardı her geçişte ilkin yüzüne. sonra küçük bal renkli tomurcukları olan ağaçların tozları uçuşurdu etrafında. ilerleyip bir yere oturur ve biraz düşünme fırsatı yaratırdı kendine. "ötesi sonsuzluk mu bu geçişlerin?" sonsuzluk kulağa biraz belirsiz geliyordu. onu korkutan ya sürekli açmışsa ufku ve girmişse o bir karıştan; içinde hapsolduysa bu düşünme eyleminin. "ya sonsuza hapsolduysam" diye düşünürdü çoğu zaman, tedirgin hissederdi. fakat yine de tekrarlamak isterdi hep. öyle zordu ki durup düşünmek, elini şakaklarına götürüp uyanış diledi. yürüyordu durmaksızın.
-bir başınalığımın başı belada gibiydi. neyse ki bunu yazıyorum. beni böyle bilmezdiniz. alfabeniz değişti. okunamıyor bu i l e t- i
Bizimse hayalimiz, biz (?) -ardılları olmayan bir başınaların- yakıtı yüklenip görebildiği kadar evren görmekti -yaşayanı da evrene dahildi-
-yorulduk-
Yürüyüş hakkında bu kadar konuştum çünkü bugün yürümedim. Yürüseydim konuşmazdım sadece yürürdüm. Düşünür ve yürür.
Bugün biraz İtalyanca çalıştım. Bugünün kelimesi; E la tua fortuna. Bildiğimiz fırtına kelimesi İtalyanca Fortuna dan geliyor. Denizciliğin babaları cenovalılar ve venedikliler olduğu için denizcilikteki bütün terimler italyancadan geliyormuş. Fortuna şans demek. Yani çıkıyorsun denize, kötü şans. Aslında fırtına kötü şansa dönüşmüş durumda. Kötü bir denize denk geliyorsun. La tua fortuna; bu senin bir şansın diyorlar. Türkçe söylersek; ne çıkarsa bahtına yani.
Bilinmezlik beni hep korkutur. Deniz tüm bilinmezliklere gebe. Peki ya benim denize ilk girdiğim anda hissettiğim korkunun yerini huzura bırakmasına ne demeli? Akıp gitmek… Özgürlüğün başka bi adı olsaydı; akıp gitmek olabilirdi. Bunu da bi ara konuşalım.
Günü evde başlayıp evde bitirdim. Balkonda gün batımını izledim. Dün gece ağladığım sanırım Can Bonomo’ya malum olmuş şarkıda diyor ki “ Sen gül aman ah kaşını çatma/Yaralı canına yeni dertler katma/Ah kıyamam her gece bebek gibi/Ağlar, ağlar, ağlar. Hoşgeldin pms atakları :)))
Şimdi çayımı içerken sanat tarihi ile ilgili takip ettiğim programı izleyeceğim. Sonrasında biraz okur biraz izler yatarım. Dün gece hiç uyuyamadım- şaşırdık mı hayır?- umarım bu gece uyuyabilirim.
Yorumlar
Yorum Gönder