37. Gün
Bir objeyi, sözü, şiiri, heykeli, resmi, görüntüyü, akışı, hareketliliği, durağanlığı, bilinç akışını, zihin resmini; kolajı, asamblajı, dijitali, pixeli, gravürü, mermeri, taşı, el işini, ip işini, tekstil işini, görsel işi yani çeşitlerini sonsuza kadar sıralayabileceğimiz bu tüm kişi ve kişilerin tarih öncesi çağlardan beri yapageldikleri her şeyi sanat eseri yapan tam olarak nedir? Neye, neden sanat diyoruz?
Bu soruları gündelik hayatta dile getirmesek de çok sık düşünürüz. Hatta ilk gardımız anlamlandıramadığımız o "şey" karşımıza dikildiğinde düşer. Çoğunlukla çünkü "şeyleri" sanat eseri olmak ya da olmamakla ilişkilendirdiğimizde tartışmalar meydana gelir. Herkesin sanat anlayışı -tüm şart ve dengeleri bir araya getirip oluşumun neye bağlı olduğunun çıkarsamasını yapamadığımızla ve çeşitli güzellik algılarıyla etrafı gözlemlediğimiz gerçeğiyle de ilintili olarak- farklıdır. Bu hengamede "O şeye neden sanat diyoruz?" gibi nesneyi önceleyen sorulara yanıt ararken ıskaladığımız başka bir soru çıkar karşımıza; "Sanat nedir?"
Ernst Gombrich'in, Sanatın Öyküsü isimli kitabında bu soruya; “ Sanat diye bir şey yoktur aslında. Yalnızca sanatçılar vardır. Bir zamanlar bu adamlar renkli toprakla bir mağaranın duvarına kabaca bizon resimleri çiziktiriyordu; bugün de bazıları boya satın alıp duvar ya da tahta perdeleri resimliyor ve daha birçok başka şeyler üretiyorlar. Tüm bu etkinlikleri sanat diye tanımlamakta hiçbir sakınca yok, yeter ki bu sözcüğün yer ve zamana göre birbirinden değişik anlamlara gelebileceği unutulmasın ve günümüzde nerdeyse bir korkuluk veya tapınma aracı haline gelen ve büyük S ile başlayan sanat'ın var olmadığının bilincinde olunulsun." (syf,16) şeklinde yanıt verir.
Gomrich'in aktardığım alıntısında bahsettiği, bazıları ve Fransa'daki mağara duvarına çiziktirdikleri bizonlar. M.Ö 13 binli yıllara tarihlenen bu mağara resimleri, sanat eserinin ne olduğunu kavramakta bana çok ilham veriyor. Eline çünkü herhangi bir boya ve fırça alan herkes biraz zorlasa bunları çizebilir. Nesneleri sanatlaştırmak mı mesele yoksa aslında sanatçıyı kovalamak mı?
Geçmişe, yakın geçmişe. Geçmişte yazılan şiire, söze, yapılan tabloya, heykele, mimariye... Medeniyetlerin bıraktığı o her şeye duyduğum bu ilgi mi acaba onları kafamda sanat eseri olarak konumlandırıyor? Bu ilgiyle mi alakalı değer kazanması geçmişteki nesnelerin? Tüm bunlarla ilgilenmesem kimlerin kimlere hangi kapıyı araladığını ve sanatçıyı sanatçı yapanın ne olduğunu bulmak ister miydim? Nesneleri oluşturan sanatçının var olmak istemesini gördüğü için mi acaba insanlık sanatçıyı önceliyor? Geçmişten bu yana da bu ilgiyle mi deneyimledi herkes yaşadığı dönemi?
Diyelim ki deneyim bu. Denediler ve eylediler. Sanatçıyı besleyen bu deneyimler nereden geliyordu?
Yaşanılarak kazanılıyorduysa madem ve bu süreçte sanat tekrar yaşayarak karşıtını ya da katmanını üretiyorduysa, sanat yapma motivasyonunu sağlayan şey de bu tecrübelerdiyse, kötü bir taklidiyle ya da sağlanabilir katmanıyla bu benzer tecrübeleri harmanlayıp bir yapay zeka sanat üretebilir?
Onu nasıl durdurabiliriz. Onu yok sayamıyorsak ya da ondan kurtulmayacaksak, ki onu neden yok saymak ya da kurtulmak isteyelim, onunla bütünleşmeliyiz? Varlığını kabul etmeli ve deneyimlerini gözlemlemeli; kendisi ve ardıllarınca yapılacak olan bu sanatı takip etmeli, onlara da artık hakkını verip sanatçı demeliyiz.? Sadece soru.:))
Aslında zannediyorum başından beri soru yanlış. Esas sorulması gereken soru, "sanatçı kimdir?"olmalı. Kime sanatçı diyoruz?
Bu yaşama işini uzun zaman boyunca bu bilinç aktarımıyla aynı nesil devam ettirirse diyelim, nasıl üretilebilir ki yeni sanat. Hep aynı sanat anlayışıyla devam edilebiliyor olsaydı, sanat akımları bu kadar karmaşık, çeşitli, yenilenebilir olmazdı ki. Açıkçası keyif de vermezdi. O yüzden yapay zekayla birleşen bu yeni insan formu da sınırlı olacaktır. Yeni nesil gelmiyorsa neye tepki gösterilebilir ya da aşılabilir?
Kusursuz insanı yapay zeka ele geçirmez, kusursuz insan yapaylaşır. Trajedi yok, kusur yok, münakaşa yok, telmih yok, engebe yok, muallaklık yok.
Muallaklık yoksa bence sanatta yok. Sanatçı muallak bir yaratık. Hayal dünyası dediğimizi, bilinmezin gizemi, biraz ne olacağını kestirememe geliştirmiyor mu? Yapay zeka kendi formunda kaldığında biliyoruz ki veriler ancak insanın algoritmalaştırmasıyla yerini buluyor; kocaman bir kaosun içerisine düşsek dahi en fazla yine insanla birleşebilir bir yapay zeka. Şiir yazdırılan, dijital sanat ürettirilen ve varlığıyla vücuda gereksinmesi bile olmayan bir üst yapay akıl yaratılsın, olağan akıştaki insan soyu tükendiğinde bir anlamı olacak mı bunların?
Diyelim ki insan soyu yok artık. O zamanda bu biz insan türünün konuşacağı konu olmaktan uzak olur. Bu artık bilincini aktaranları, kusursuz doğanları yani yapay zekayı bağlayacak bir mevzu; yeni dünyanın bu robotik yeni insanlarını, onların yapacaklarını? Belki de bu formların yapacakları da zaten -gerçekleşecekse bu distopya- insan türüne ya içkin olacak ya da aşkın.. Yapay zekayı da sanatçı konumuna yerleştirirsek -henüz yeryüzünden yok olmadan- sanatını da konuşacağızdır elbette.
Fakat yazının ortalarında bir yerde sorduğum "Sanatçı kimdir?" sorusunun deneyimlerle -sanatçının ultra histerik travmaları, asla yok edilemeyen varoluş acıları, dünyayla olan sorunu, ucubeliği, aidiyetsizliği, kimliksizliği, yer yer başkalığı, bir başınalığı, tutunamayışı, arayışı, bulamayışı, dibe çakılışı, yeniden çırpınışı, seçimleri; seçimlerinin dahi sonuçlarının bile hiç farkına varamayacak oluşu; farkına varamayacak oluşunun bilinişi; bilinişin zihni yitirişinin nedensizliği ve nedenliliği belki de buna ilave edilerek- harmanlandığı bu evrende sanatı sanat yapan bu karmaşık varlıktır.
Sanatı çünkü sanat yapan sanatçısıdır. Özne yine yılmadan gizli, nesneler ise aşikârdır.
“Never stop exploring”
…
Kahvaltı yapmadan direkt yürüyüşe çıktım. Karlar erimiş güneş bulutların ardına saklanıyordu. Soğuk havada 4000 adım attığım için mutluyum. Ne demiştik? Az hiçten çoktur. Sonra her zaman gittiğim cafeye oturdum. Sürekli çalışanlar değişiyor anlamış değilim. Öğle saati olmasına rağmen yalnızca dört beş kişi vardı. Cafe büyük ve çoğu masa boşken yan masama iki tane genç oturdu. Oğlanın sırtı bana dönük olsa da kızla göz göze gelecek mesafedeyiz. Toksik ilişkilerini masaya yatırmağa başladılar. Ayrılık konuşmaları yapıyorlar falan. Kitaptan kafamı kaldırınca istemsiz kızla bakışıyoruz ben de onları dinlediğimi sanıp rahatsız olmasınlar diye kulaklığımı taktım. Yaşım olmuş otuz iki biz o yollardan geçtik gerçekten hiç de meraklısı değilim. Bana dün; “keşke senin gibi olsaydım hayata dair hiçbir şey bilmiyorsun” diyen öğretmenin gelip şu çocuklara ders vermesi lazım :))))
Cafede sanırım iki saat kadar vakit geçirdim. Gitmek istediğim müzeler sergiler var ama bekletiyorum. Neden bilmiyorum. Sanırım biraz kendimce okumak izlemek istiyorum. Tabloları uzaktan seyretmek. Katalogdan en ince ayrıntısına kadar bakmak her bir tablonun hikayesini resimdeki insanın gözlerinde görmek istiyorum. İzlediğim sanat tarihi derslerini bitirmek istiyorum. Böylelikle en azından temel seviyede bilgim olur ve gezmesi daha zevkli olur diye düşünüyorum.
Koleksiyondaki resimlerin bazılarını yıllar önce gördüm, bazılarını ise ilk defa göreceğim. Gitmek istediğim sergi ve müzeleri daha iyi günler değil daha zor günler için saklıyorum. Hani olur da ; yaşama dair heyecanım azalır başka yüzlerde umudun kırıntılarını aramam gerekir işte o zaman.
Başka insanlar bambaşka hayatlar her zaman ilgimi çekmiştir. Böylelikle kendi gerçekliğimden uzaklaşmış oluyorum. Kendimi çok önemsediğimi, aslında çok da mühim biri olmadığımı ve kainattaki karşılığımın bi zerre olduğunu görüyorum. Yine de o zerrenin içine on sekiz bin alemi yani tüm kainatı yerleştiren de O. Ondan bu çıkmazlarımız.
Özellikle sanatçıların hayatları… duygularını hislerini ifade etmekten kaçınmamış cesur insanlar….
Birileri de geçmiş bu şehirden.
Onlar da bakmış aynı göğe.
Hatta başka bir tepeden boğaza nazır evlerinden selamlamış yeni günü.
Ayaklarımız aynı toprağa basmış.
Bazı evler ise dimdik hayatta.
Onlar da aşık olmuş onlar da acı çekmiş onlar da hayal kırıklığına uğramış belki senden benden daha çok daha çok…
Bugünler geçmez sanmışlar ama bak; toprak altında yüz yıllar geçmiş.
Şanslılar ki; isimleri eserleri baki kalmış. İşte budur sanatçının sanatı icra etmesinin yegane amacı. Yaşadığı bu dünyaya bi iz bırakabilmek. Sesinin duyulmasın isterler. Ben de buradayımın sessiz çığlığıdır o fırça darbeleri, bir kitabın satırları.
Savaşların ortasında her gün yeniden o masaya oturup yazacak, o tablonun karşısına geçip renkleri karıştıracak kadar heyecan duymak yaşamaya. Her gün yeniden doğmak. Hayran oluyorum.
…
Bugünün yazısını son dakikaya bırakmadığım için mutluyum. Şimdi biraz ders videosu izleyip kitap okuyacağım. Güzel bi gündü. Daha güzel günler de buluşmak dileğiyle.
Yorumlar
Yorum Gönder