46. Gün
İnsanla temas etmenin iyi geldiği bir gün daha. Ki bu nadir olan bir şeydir benim için. İnsan sevmiyor değilim aksine inatla her insanda sevilecek bir şeyler bulurum. Çok sevgi dolu bi insanımdır. Fakat son yıllarda bu yakın temas bana iyi gelmemeye başladığı için ve sınırlarını çizmekte usta biri olduğum için kendi kabuğumda geçiyor günlerim. Sınır demişken; sanırım kişisel gelişim olarak belkide hayatta en iyi yapabildiğim şey kişiler fark etmeksizin hayır diyebilmek ve sınırımı çizebilmek. Buraya bi alkış emojisi hemen.
Ne diyordum; temas ha evet. İki saatlik bir sohbet; beni bu eve bu mahalleye köklenmeye başlayabilmem için küçük adımlardı. Zira sohbet ettiğim yeni tanıştığım insanlar beni sevgiyle ve ilgiyle kucaklamış kiracı değil de ev sahibi olmama sevinmişlerdi. Bilmiyorlar ki; benim çok çabuk sıkılma huyum vardır. Hayat şartları elverseydi asla bi yerde sabit durmak istemezdim. Daimi gezmek ve keşfetmek. Gittiğim her yerde yabancı olmam demek çok daha özgür olmam demek. Ne zaman ki; bi yere kök saldım işte o zaman özgürlük adına söylenecek söz bitti. Yine de mutluyum. Hayat şartları bi yerde sabit durmamı gerektiyorsa; yaşadığım şehirden başka bi yerde yaşamak istemezdim. Ölesine seviyorum.
İki saatlik sohbetin ardından güzel havada yürüyüşümü yaptım. Basit günlerin mükemmelliği. Artık yürümek için bir denize ya da ormana ihtiyaç duymuyorum. Çık ve yürü! Gökyüzü hep benimle. Bulutlar, varsa güneş hep beni takip ediyor. Şanslıysam bir kuş ya da ağaç görüyorum. Manavdaki rengarenk meyveler yolumu şenlendiriyor. Kulağımda bir kadın;” Bence kadınlar kendi suçluluk duygusunu doğuruyor “ diyor. Yol boyu bu cümle üzerine düşünüyorum. Erkeklerin çok azı duygularına temas ediyor ve yine çok azı bunu sesli dile getiriyor. Yahut görmezden geliyor. Suçluluk duygusu ise; zihnimizi kalbimizi deştikçe çıkan bir duygu. Erkeklerin yolculuğu belkide oraya varamadan sonlanıyor. Kadınların ise ömrü “ suçluluk duygusuyla” geçiyor. Benim yürüyüşüm ise yağmurun atıştırmasıyla sonlanıyor.
Eve geçince gün batımını izledim tam kırk dakika. Öylece durup. Kendimi şanslı azınlıkta hissettim. Güneş dans etti çünkü. Kulaklığım vardı. Uzağa baktım doyasıya, her şey çok netti.
Keşke insan da net olsaydı /mı/ bu kadar.
Fakat insan "kendi" olduğunda çok kabul görmüyor. Kabul görülmek istiyor mu gerçi onu da bilmiyorum. -İsteniyor mu bu?- Kabul edilmek? -kendiliğinden oluyorduysa olmuyor mu bu eylem.
Kabul çünkü yükü ağır bir kelime. "Benimsemek" sözlükte karşılığı.
Benimseme, "kendinden bir parça sayma." -Birisinin sizi, sizin bir başkasını kendinizden bir parça saymanız.
Bu biraz şey değil mi -yük? -yük/yığın, üzere alınan şey. Dünya deliğinde zor bi' eylem.
Ama düşününce, insan bile kendine yükken, kendi parçaları dahi birbiriyle uyuşmuyorken, ne bileyim, huyları, beğendikleri, sevdiği şeyler, uğraşıları, hobileri, fobileri -tatlı tercihleri bile- an be an değişiyorken; geliştiriyorken kendini, kabuğuna çekiliyorken yer yer, alaya alıyorken hayatı, umursuyorken bazen de her şeyi kendini kabulleniyor, dışarıda bırakmıyor, kendi sırtını sıvazlıyor yeri geliyor fakat o ötekine duvar?
O ötekini kabule asla yanaşmıyor. Kendinden bir parça say/a/ miyor.
-neden.
O öteki de kendi parçası aslında. O da çünkü <değişken> Genel varışta, kabul görmek istiyor mu insan bilmem ama, parçası sayması insanın o ötekini, kendiyle olan hikâyesi, kabul görülmeyenin değil.
…
Lodos camları zorluyor. Güneyden gelen rüzgarları hiç sevmiyorum Yağmur taneleri cama vuruyor. Ocaktaki çay içmem için beni bekliyor. Çay eşliğinde bir şeyler izler sonra biraz okur geceyi tamamlarım.
04:15 / 05:00
https://open.spotify.com/track/4FG86wYpIjIl5NrOr79Fxf?si=NHU-6jc1RFyzaXpJAUtOoA
Yorumlar
Yorum Gönder